24 Eylül 2015 Perşembe

Futbol, sadece futbol değil.


Futbol, sadece futbol değil.

Bir sezon sonra stattayız. Geçen sezon, “yüce” Türk “büyüklerimiz” tarafından icat edilen Passolig kepazeliğini protesto edelim gayretkeşliği ile neredeyse yirmi beş yıldır her hafta sonu yol eylediğimiz maçlardan, takımımızdan uzak kaldık.

Bu pankartı açıp sonra da
maç boyunca küfretmek...
Evdeki veledin ısrarı üzerine aldığımız Passolig’le yola çıktık, yanımızda komşu çocuğu, İç Anadolu’dan bir ailenin veledi, bizimkinden bir yaş büyük. Daha önce hiç maça gitmemiş, “millî” olacak yani. Bu aralar, “yüce büyüklerimiz”de de bir  “millî” sıkıntı tezahür etti ya, neyse.

Stadyumun etrafı, polislerin demir barikatlarıyla sarılmış. Sanırsınız, Gaziantep’te değil de Cizre’de maça gidiyoruz. Barajları aştık, barikatları da aşarız elbette. Stattayız, içeride. 

Güneş maraton tribünün hâkimi. Toz, toprak; kırk kat pislik de koltukların… Çocuklar gözlerimin içine bakıyor. Yapacak bir şey yok, sağdan soldan gazete parçası rica etmeler. Tuvalet ve lavabolar mı? Memleket gibi, maalesef.

Tribünlerdeki yoğunluğa dikkat!..

Neyse maç başladı, çocukların neşesi yerine geldi biraz. Gaziantepspor ilk 10 dakika Chiubike, Muhammet Demir, Erdem Şen’le pozisyonlar yakaladı, gol çıkmadı; ama keyiflenmedik değil, güzel maç olacak diye. Biz nerden bilelim, ondan sonrasının hepten futbol görünümlü işkenceye dönüşeceğini.

Tamam, Tolunay Kafkas karşı takım Kayseri’nin hocası, felsefesi belli: Orta sahada savaşalım, minimum risk alalım; olur da denk gelirse gol de atalım.           

Bizimkisi, Mutlu Topçu. Geçen zaman dilimindeki maçlara bakıp da anladığımıza göre onun felsefesi de: Maça başlarken kazanmayı istemiyorum, sonradan maç içinde bir iki fırsat yakalarsak atalım, yatalım, kazanalım. Anlayacağınız, her ikisi de tribündeki seyirciye kanser, verem sebebi.

Kazanılan penaltı ve bu penaltının sezonun kötü başlayanı Muhammet Demir tarafından üç puana çevrilmesi. Geçen hafta Akhisar maçında da aynı fırsatı yakalamıştık, o da olaydı, iki haftada alınan altı puan bal ile kaymak olurdu. “Topçu”lar da bizler de daha “mutlu” olurduk.

Mutlu Topçu - Tolunay Kafkas
Abuda’ya bir parantez: Orta sahada topla iş yapabilecek en önemli isim. Ancak hem bu maçta hem de görev aldığı önceki maçlarda gördüğümüz üzere, sorumluluk almaktan kaçıyor. Top rakipteyken üstlendiği sorumluluğu, top bizdeyken de üstlenmeli. Potansiyeli olduğunu gösteriyor, teknik heyet ilgilenecektir.


Yirmi beş yıldır en üst ligde mücadele edip de müzesine bir tek kupa dahi ekleyemeyen, Avrupa Kupaları’nda iki sezon üst üste yer alamayan, ufuksuz yönetimlerin elinde iktidar hırslarının oyuncağı haline gelen kırmızı siyahlı takımımıza dair gözlemlerimizi "boş tribünlerden" paylaşmaya devam edeceğiz.

23 Ocak 2015 Cuma

İlk Sigara

İlk Sigara
(Veysel Kaygusuz)

sabah kalktım, çıkacağım evden. kapı açılmıyor. içerde kaldım. uğraştım şak şak. açıldı. bu sefer de kapanmıyor. çağırdım ahmet'i. ayakkabısını kapıda çıkardı, girdi içeri. "girsene ayağınla." dedim. girmedi. rahatlatayım diye ekledim: "tabi dün temizledin yengeyle evi, kıyamadın girmeye." ağzındaki yarım sigarayı silkeledi koridora. sonra güldü.
bir iki denedi, sertçe kilitledi; açtı. anahtar çıkmıyor bu sefer de. *ikti anasını kapının. "hocam bozulmuş bu!" dedi, kimsenin hastalığını anlamadığı bir hastaya teşhis koyan doktor orgazmı yüzünde.
küllük istedi. prestij'ini söndürdü. "ben anahtarcı çağırayım, kapı açık kalsın; nasıl olsa apartmandayım. bir şey olmaz hocam." dedi. "kitap mı çalacaklar amk, ne var evde?" dedim. yine güldü. gülme ahmet asabım bozuk, sabahları lanetin tekiyimdir, diyemedim. verdim anahtarı. "yaptır  işte, ne gerekiyorsa." asansör kattaydı. indik birlikte. dünkü temizlik parasını cebine sıkıştırdım, görmez tarafından. içi içini yedi ibnenin, kaç lira verdim göremedi diye.
çıktım hava güzel. aç açına sigara içmem. yak bir tane dedi tepemdeki güneş. yaktım arabanın çakmağıyla. telefonum çaldı. baktım apartmanahmet. "efendim ahmet?" dedim. efendim diye açarım telefonu. arayan bilir. "abi göbeğin değişmesi gerekiyormuş. murat abi öyle söyledi. "hızlı konuşuyor. kontörü gidiyor çakalın." kapat ben arıyorum se"ni demeden kapattı. umarmış. hiç şaşırtmıyor insanoğlu beni.
"abi şimdi normalde yüz liraymış ama bize yetmişe yapacak, gelsin mi çilingir?" "adisinden takmasın bu ahmet?" "olur mu abi, hep çalıştığımız adam." hep çalıştığınız da beş ayda ne oldu kapıya amk. adiymiş işte!" "elektronik gibi düşün hocam." abiydim, hocam oldum." beş yıl da gider beş ay da. şans yani hocam." hocam ikiledi. "tamam ahmet gelsin yapsın." "parasını napacaz abi?" hocada para yok abide var. "ahmet bir içirmedin ilk sigarayı. gelsin don kişot'tan alsın." "anlamadım hocam kimden alsın?"
cinnet yok diyor sevdicek psikolog. nasıl yok ya nasıl yok!
"kapat ahmet, dönüyorum."


Göç Saati

GÖÇ SAATİ
(Veysel Kaygusuz)

Necla
Ablam üniversiteyi bitirip öğretmen olunca halamların bir tanışı görücü geliyor ablama. Oğlan da öğretmen olunca işler çok kolay oluyor. Hem ablamın uzak kentteki öğretmenliği anneme yakınlaşacak. Her şey ne de kolay oluyor. Yeni bir ev düzeni, yavaş yavaş ödenecek taksitler… Hem babam da destek çıkacak biricik kızına. Bir şeyin bu kadar kolay gelişmesi o şeyin ne kadar da zor süreceğinin habercisi değil midir?
İlk yılları bitmeden ablamın ablalıktan terfisi, anneliğe adımı. Büyüyen karnı, büyüyen sorunları hepsi aynı döneme denk geliyor nedense. Bazı günler bizde yatmaya başlıyor ablam. Babamdan gizli ağlanıyor mutfak köşelerinde. Benim üniversiteyi kazanmam bir trajediyi geciktiriyor. Ama sadece geciktiriyor. Üniversiteye gidiyorum ne mutluluk! Valizimde bu evi taşımayacağım.
Benim kocam Necla’nın kocası gibi olmayacak.

Cemil
Yakışıklı abim. Liseyi bile zor bitirmiş. O günleri pek hatırlamıyorum. Babam çok döverdi abimi onu net hatırlıyorum ama. Günübirlik girilen işler, dikiş tutmayan bir hayat.
Bir akşam abim, Gebze’de yüksek maaşlı bir iş bulduğunu, arkadaşının da aynı fabrikada çalıştığını heyecanla anlatıyor. Annem biricik oğlunu oralara gönderemeyeceğini biraz da babama sitem edercesine söylüyor. Abimin iştahı annemin sitemine yenik düşüyor. Anne oğul ilişkisi tarihsel gelişimini bir kere daha yerine getiriyor.
Valiz hazırlanıyor, ardından su dökülüyor. Birkaç ay annemin hesabına para yatıyor. “İyi ki gitmiş Cemil’im!” diyor annem, “Burada ne yapıyordu ki babasından kaçtıydı zati.”
Dökülen su çabuk getiriyor abimi. İş arkadaşının düğününde gelin arabasını kullanıyor abim. Gelin, damat ve abim ölüyor.
Arabanın ön koltuğundaki bira şişesi kırıkları içime batıyor.

Hayat Bilgisi Dersi


Hayat Bilgisi Dersi
(Veysel Kaygusuz)

bu bebe, arada ziyaretime geliyor ve hiç susmuyor. gerekli, gereksiz hep konuşuyor. ablasıyla bir şey konuşmaya kalksak araya giriyor. o konuyla ilgili sözcüğünün yettiğince fikir beyan ediyor. bugün eşanlamlı sözcükleri öğrenmiş. beni sınav yaptı. bilmeme şaşırdı. çocuklar her şeye şaşıyor. büyükler şaşırma yetisini yitirmiştir. sonra yedi tane eksisi varmış. beşini, öğretmeninin leptopundan gogula girip ligtv'yi açıp akıllı tahtaya yansıttığı için; ikisini de silgisinin parçasını ararken almış. yani, diyorum seyyar satıcı gibi ortalıkta dolaşıyordun. he, diyor.
en sevdiği ders hayat bilgisiymiş. niye, diyorum. eee, çok kolay çünkü, diyor. hayat yani baba diye de ekliyor. ben o dersten kaldım lan, diyorum. nasıl yaa diyor dudağını büzüştürerek. bir şey yok, diyorum. anlamıyor. iyi ki anlamıyor.
bugün iyice cozuttu. en son boy aynasının önüne geçip göbeğini açıp, sıkıp bişiler yaptı. gel bak baklavaya, dedi. harbi lan, ne zaman oldu bu, diye sordum. epeydir var, dedi bilgiç bok.
2.sınıfı Adana'da okuyacakmış. kuzenin okuyamıyormuş ama. eğitimi kötü olmasın oraların, diyorum. laf ebesi çakal: iyi işte hep birinci olurum, diyor.
öpüp susuyorum.

1978 Yazılı Tişört

1978 Yazılı Tişört
(Veysel Kaygusuz)
önce kumralmış saçlarım. gülme! fotoğraflarım var. annem: "avusturya'nın şampuanından mı güneşsizliğinden mi bilmiyorum da kıvır kıvırdı, kumraldı saçların oğlum." demişti o fotoğrafları sorduğumda.
üzerimde 1978 yazılı beyaz bir tişört var. ablam da yanımda, o zamanlar tosunumsu ablam. onda da aynı tişörtten var. sonra annem dayanamamış oralara. "dil bilmem, komşu ağırlayamam. kapıdan dışarı çıkamam. baban ağır işçi. sabahın beşinde gidiyor işe. gece geliyor işten. böyle büyük marketler var. oraya götürüyor bazen baban. sen gavur kadınların kucağında reyon reyon gezdiriliyorsun. gözün kocaman. sana nazar boncuğu takmaktan, dua okumaktan helak oluyorum." almış, gelmiş bizi.
ben döner dönmez sarılık olmuşum. öleceğim sanmışlar. peygamber sünnetli ve adaklı bir isimle doğduğumdan Allah beni korumuş. hâlâ da koruyormuş. annem öyle diyor. şıhları var, onlar da koruyor. ama altı yaşımda yaramazlık yaptığım bir gün kaynar suyu sol koluma döktüğümde korumamış. en acılı, ağrılı yılımdı. motosikletiyle pansumana eve gelen Ali amcanın komiklikleri, ninemin masalları olmasa yatmaktan sırtım uluyacaktı. o yıllardan sol koluma yara kaldı, kocaman. çocukluğum o utançla geçti. saçmalık işte.
neyse sonra büyüdük. insan çabuk büyüyor. şakaklarıma aklar düşmeye başlayınca riçırt giyır'a benzeyen yakışıklı babam, -ki o zaman rahmetli değildi- hah şimdi bana benzemeye başladın lan, dedi. eee, saç bu. şakaklarla kalmıyor. sarıveriyor kafanı gri, ak şeysiler.
insan yaralarını sarınca ya da unutunca kendiyle sohbet edebiliyor. denize girebiliyor yüzme bilememesine sebep sol koluyla. ne bileyim bir kadını sarabiliyor. saçtı, tüydü, kıldı deyip geçmemek lazım. benim ahvalim buncaz şimdilik.
annemin beni koruduğuna inanan Allah hepinize rahatlık versin. iyi uykular.


18 Ağustos 2014 Pazartesi

Siyasal / Toplumsal İkiyüzlülük

Suriyeliler Mevzusu: 
Siyasal/Toplumsal İkiyüzlülük

Suriye’deki iç savaşa “Mazlum halkların yanındayız.” düsturu ile gayri resmi biçimde dâhil olan; ancak işin doğrusu bir taraftan Neo-Osmanlıcılık, diğer taraftan Ortadoğu’ya dair dar mezhepçi bir bakışla emperyal rüyalar gören AKP iktidarının evdeki hesabı çarşıya uymadı yine.

Üç ayda Esad rejiminin devrileceğini var saydıkları bu “kirli” savaşa dair “eski” Türkiye’den kalma “derin” devlet diye yutturulan yapıların AKP döneminde de (Yeni Türkiye) oldukça “sığ” kaldığını bir kez daha görmüş olduk. Türkiye dış politikasının “sığlığı” son dönemdeki IŞİD tarzı yapılanmaların Moğolları andıran barbarlığı ve kör şiddeti ile iyice ayyuka çıkmış durumda.
           
“Komşu”daki yangına körükle gitmenin doğal sonucu olarak sınır kentleri başta olmak üzere, savaşın getirdiği ölümden, yıkımdan kurtulmak için Suriyeli halklar kendilerince “güvenli” addettikleri Türkiye’ye göç edip mülteci hayatı yaşamaya başladılar.

AKP iktidarı da Suriyeli halkların Türkiye’ye göçüne “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” anlayışı ile yaklaşıp - her türlü dış yardım talebini de reddederek - savaş sonrası oluşacak ganimetten tek başına nemalanma hesabıyla sınır illerine kamplar yaptırarak Suriyeli göçmenlere asgari düzeyde yaşam alanları oluşturdu.

Tabii ki kamplarda kalmayı tercih etmeyen büyük bir kalabalık da kentlerde kendilerine “yeni bir hayat” kurma umuduyla yollara düştü. Denetimsiz, kontrolsüz ve kaçak yollarla kent merkezlerine yerleşen Suriyeli kalabalıkların, sosyal ve ekonomik hayata dâhil olmaya başladığı ilk günlerde bunu büyük bir ranta dönüştürme hevesindeki fabrika patronlarından tutun da mahalledeki berbere, kasaba, dürümcüye kadar büyük-küçük ölçekli gelir sahibi kesimler “mağdurlara/mazlumlara yardım” söylemini de kendilerine örtü edinerek yeni bir kazanç kapısı elde etmenin şehvetiyle avuçlarını ovuşturdular. Hatta Gaziantep’in kadın belediye başkanı o günleri “Suriyeliler şehrimize ilaç gibi geldi.” diyerek özetlemişti.

Suriye’deki iç savaşın üzerinden üç yıl geçti ve gelinen noktada kent merkezlerinde sosyo-ekonomik patlamalar başladı.

Dört yüz bini aşkın Suriyeli mültecinin akınına uğrayan Gaziantep’in nüfusunun iki milyona yaklaşması, kira artışlarının %300’leri bulması,  Suriyeli kızlara/kadınlara dair utanç verici bir pazarın oluşması, kent yerlisi emekçi sınıfların Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak görülüp çalıştırılmasından dolayı iş ve gelir kaybına uğraması gibi temel problemlerin yanı sıra, Suriyeli göçmenlerin işledikleri kimi “kabahatler” de gerekçe gösterilerek kitlesel saldırılar, linç girişimleri meydana geldi.

Siyasal iktidar ikiyüzlülükle “şahane mazlumlar” edebiyatı yaparken, toplumsal yapı da “mağdurlara/mazlumlara yardım” teranesi ile var olan durumdan her anlamda azami rant gözeterek toplumsal ikiyüzlülüğün “güzel” bir örneğini sergiledi.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

CB seçimlerine dair

CB seçimlerine dair


Bölüm 1) 

Bugün olup bitenlere baktığımızda 2002 seçimlerinden bu yana günümüz Türkiye toplumu olarak iki cendere arasına sıkıştırıldığımız iddia edilebilir:

Birisi, neo-İslamcılar diye de adlandırabileceğimiz Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar geleneklerini taşıyan, modernist çizgiler de barındıran; aynı zamanda Müslüman orta ve yoksul sınıfları bir araya getiren ve çoğunlukla AKP etrafında kümelenen anlayış.

Bu çevreler, CB seçimlerinde, malum, Recep Tayip Erdoğan’ın adaylığı etrafında toplanıyor. Bir dönem bürokratik Türk-İslamcı statükoya ve Kemalist-askeri vesayete karşı mücadele ettiğini, “ileri” demokrasi mücadelesi verdiklerini söyleyerek bugüne kadar kendilerini iktidarda tutmayı başaran bu çevreler, bugün gelinen noktada bizatihi anti-demokratik uygulamaları ve nefret söylemi ile toplumsal kamplaşmayı derinleştirici bir tutum içerisine girerek karşı oldukları, mücadele ettikleri statükonun ve vesayetin kendisine dönüştüler.

Bu nedenle, CB seçimleri dolayısıyla gündemleştirmeye çalıştıkları “Yeni Türkiye” söylemi; paketi janjanlı, renkli, albenili; ancak içeriği itibariyle “eski” Türkiye’ye ait, son kullanma tarihi çoktan geçmiş teorik ve pratik “alışkanlıklarla” dolu.

Diğeri ise, kendilerini Mustafa Kemal’in laik ve cumhuriyetçi mirasının bekçileri olarak gören, geleneksel şehirli CHP-MHP ve askeri yapıyı temsil eden TSK etrafında var olmaya çalışan “endişeli” modernist anlayış.

Bu çevreler de CB seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek istiyor. “Eski” Türkiye’nin devamından yana olan, Türk-İslamcı bürokrasi ile Kemalist vesayetçi ordunun bir nevi “eş-başkanlığında”, “Enverci” bir refleksle “kaybedilen kalelerin yeniden fethedilmesi” hayalini kuruyorlar ve CB seçimleri dolayısıyla bu hayal uğruna, bir dönem kanlı bıçaklı oldukları (Ergenekon ve Balyoz davaları) Gülen Cemaati’yle de yan yana geldiklerini bir kenara not edelim.

Daha önceki yazılarımızda da vurgulamaya çalışmıştık, topluma sundukları gelecek/reva gördükleri muamele bakımından bu iki yapının birbirlerinden farklı olmaları şöyle dursun; bu yapılar geçmişten günümüze birbirini besleyen, temiz olmaktan uzak, siyaset kültürlerini birbirine aktaran bir pratiğin içinde oldular. Yakın dönem Türkiye tarihi objektif olarak okunduğunda (özellikle 1950 sonrası) ne söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir sanırım.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..


Başpınar’da bir fabrikada asgari ücretin yarısından daha az bir ücretle çalışan ve tabii ki “Allah’tan sigortalı” olan Suriyeli işçiler buhar kazanının patlamasıyla hayatını kaybeder ya, hemen kentin “ileri gelenlerince” el çabukluğuyla üstü örtülür.

Koskoca belediye, kentin ana caddelerinden birinde düzenleme, iyileştirme çalışması yapar, taşeron firma günlüğü 10-15 TL’den Suriyeli çalıştırır ya, kesin haberimiz yoktur bundan.

Her gün kebap yediğimiz lokantada/dürümcüde, karın tokluğuna ve dükkanda yatıp kalkmanın karşılığında çalışan daha bıyıkları terlememiş Suriyeli çocuklar/gençler “kaderlerinin çilesini” doldurur ya, bu da onların kaderiymiş deyip kebabımızı yemeye devam edelim, afiyet olsun!..

Savaştan kaçıp canını, çoluğunu çocuğunu zor kurtarmış Suriyelilere 200-300 TL etmeyecek derme çatma gecekondu bozması evlerimizi; hatta araba garajlarımızı, 500 TL etmeyecek 40 yıllık döküntü apartman dairelerimizi 1000 TL’ye “kakalarız” ya, geceleri yastığa başımızı koyup o hak edil(me)miş, “lanetli” paranın hayaliyle uyuruz.

Dedelerimizin, babalarımızın, amcalarımızın “türlü ihtiyaçlarını” görsün diye savaş mağduru Suriyeli ailelerin yaşını doldurmamış kızlarını/kadınlarını 3000 - 5000 TL karşılığında satın alıp imam nikâhı kıyıp her haltı yeriz ya, sonra da bizden ahlaklısı/imanlısı olmaz.

İnönü Caddesi üzerindeki Kilis garajının üst tarafında her gün sabahın köründe dikilip inşaat başta olmak üzere, aklımıza ne gelirse, her türlü işi 10 - 20 TL karşılığında yapmaya hazır, her yaştan Suriyeli işçiyi “sen gel, sen de gel, sen gelme ayı” tavrıyla seçeriz ya, patronluğumuzun bir tarafı kabarır.

Uzatmayalım, kentin her türlü iş/emek isteyen alanında ucuz iş gücü olarak çalıştırmaktan hiçbir rahatsızlık duymadığımız, paralı olanlarını ise keyifle “söğüşlediğimiz” Suriyelilere dair son günlerde “Artık bunları istemiyoruz!” babında serzenişler, yerini fiili saldırılara bırakmaya başladı.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Allah belasını versin sistemin(izin)!..



Allah belasını versin sistemin(izin)!.. 


"Sindirme politikaları "korku"nun 

bulaşıcı özelliğinden medet umar, 

direnenlerin unutmaması gerekense,

"
CESARET"in de bulaşıcı olduğudur!"  Murathan Mungan'dan

Dini bir afyon olarak kullananlara karşı #huzurisyanda




7 Nisan 2014 Pazartesi

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, Sınırları ve HDP

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, 
Sınırları ve HDP


DÖNÜŞÜM ZORUNLULUĞU VE İRADESİ
İki kutuplu dünya şartlarında objektif ve taktiksel olarak Sovyet bloğunda yer alarak ortaya çıkan PKK, soğuk savaşın resmi söylemde bittiği 1990’lara kadar bu ideolojik-politik hattın yarattığı siyasi atmosfer içinde gelişti. 1970’leri ideolojik tartışma ve hazırlık grubu olarak Türkiye solu ile iç içe Ankara’da geçiren hareket, darbe koşullarında Nato üyesi ve 12 Eylül faşizmi altındaki Türkiye’ye karşı SSCB müttefiki Suriye’de -bu ülkedeki Kürtlerin rejime muhalefet etmemesi gibi zımni bir anlaşma ile- üslendi ve devrimci halk savaşını denge durumuna getirip mevcut uluslararası konjonktürden faydalanarak bağımsız-sosyalist Kürdistan’ı kurmaya dayalı bir strateji benimsedi. Bu planlamanın ilk aşaması 12 Eylül rejiminin ağır baskıları ve buna karşı Diyarbakır Cezaevi direnişlerinin de etkisiyle örgütün bile hazırlıksız yakalanacağı kadar hızlı bir şekilde gerçekleşti. Üstelik, örgütün ‘Kürdistan dört devlet arasında parçalanmış bir sömürgedir ve Kürt halkı kendi içinde de feodal-işbirkçi ağalar eliyle sömürülmektedir’ diye özetlenebilecek teorisinin kitlelerle buluşup maddi güce dönüştüğü 1990’ların başında sosyalist blok dağılmıştı. Bu sadece bölgesel güç dengelerinin değişmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda ideolojik olarak da hareketin dayandığı kökenlerin sarsılmasını ifade ediyordu. Dolaysıyla hareketin kuruluş felsefesinde yer alan, onu başarıya götüreceği düşünülen ideolojik ve konjonktürel güç dengesi dağılmıştı. İşte Kürt hareketinde dönüşüm denilen ve 1990’larda başlayıp bugüne kadar süren tartışmaların kökeni esas itibariyle dünyada gerçekleşen bu köklü alt-üst oluşlara dayanmakta. Oluşan yeni dünya düzenine örgütün verdiği ilk tepki bağımsız Kürdistan fikrinden federasyon söylemine geçerek Türkiye sınırlarını değiştirmemeyi esas alan reforma dayalı çözüm ve barış arayışları oldu. Bu reformist çözüm arayışları sürerken diğer yandan da devrimci imkanlar zorlanıyordu. SSCB’nin yıkılmasıyla bozulan dış dengeyi TDH (Türkiye Devrimci Hareketi) ile geliştirilecek ittifakla doldurma çabalarına ağırlık verildi. Gerek örgütün doğuşunda gerekse FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi) deneyiminde nüveleri olan bir girişimdi bu. Savaşta oluşan dengeyi örgütün ideolojik hedeflerine uygun olarak bozabileceği köklü hamle ancak bu olabilirdi. Bunun için var olan Türkiyeli sol örgütlerle ittifak arayışları lojistik destek noktasına kadar vardırılırken buradan sonuç alınamadığı noktada doğrudan kendi içerisindeki Türkiyelilerden bir örgüt teşkil edip (Devrimci Halk Partisi) savaşı Karadeniz’e ve Toroslara yayarak oluşan denge durumu bozulmaya çalışıldı. Ne var ki Türkiye solu ve toplumu 12 Eylül ile birlikte örgütsel olarak büyük darbeler almış, üstüne SSCB’nin dağılmasıyla oluşan liberal rüzgarlarla epeyce savrulmuş durumdaydı. Bunların yanı sıra solun ayakta kalan kesimlerinin önemli bir kesimi de Avrupa’ya giderek mültecileşme durumuna düşmüştü. Sayılan nedenlerin de etkisiyle TDH’den aradığı dengeleri değiştirecek desteği bulamayan örgüt reformist çözüm arayışlarını çeşitli hükümetlerle yaptığı girişimlerle yoğunlaştırdı. Bu ilk çözüm ve dönüşüm çabaları ta ki Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp Nato’nun Ortadoğu planları ve KDP-KYB ile Abd arasındaki 1998 Washingtoon anlaşması çerçevesinde Mossad-CIA eliyle Türkiye’ye teslim edilmesine kadar sürdü. Tüm bu süreç dönemin Abd dışişleri bakanı Madeleine Albright tarafından gün be gün izlenip yönderilmişti. Tek kutuplu dünyada soğuk savaş dönemin ürünü olan sosyalist yönelimli ulusal kurtuluşçu bir örgütün lideri bu yeni dünyada kendine yer bulamamıştı. Rusya’da Duma Öcalan’a iltica hakkı tanımışken içinde bulunduğu krizin etkisiyle IMF kredisi karşılığında üst meclis bu ilticayı onaylamamıştı. Bunun üzerine sol blokun iktidarda olduğu İtalya’ya yöneldi. Başbakan Komünist Parti başkanı Massimo D’Alema olmasına rağmen gladionun bu merkezi ülkesi de Nato baskısına dayanamadı. Bir ara Kaddafi’nin Libya’sına gitmek gündeme gelse de son olarak Mandela’nın Güney Afrika’sına götürülme vaadiyle yola çıkan Öcalan, İsrail’in Afrika’daki müttefiki konumundaki Kenya’ya götürüldü ve orada daha sonra kahraman, yurtsever ve anti-emperyalist olduğu söylenecek olan Türk subaylarına Mossad-CIA tarafından teslim edildi. Örgüt, bir anlamda soğuk savaşın bittiğini, tek kutuplu dünyada mevcut ideolojik ve politik konumlanışı itibariyle kendilerine yer olmadığını, lideri nezdinde belki de zorunlu olarak test ederek ve ağır bir bedelle anlamış oldu. Böylelikle örgütteki 1. büyük dönüşüm dönemi ağır bir darbeyle sonuçlanmış oldu. Amaç belki de örgütün liderini ele geçirerek örgütü dağıtmak, kalan unsurlarını da ikna edilebilir bir noktaya çekip, örgütten Abd’nin Ortadoğu politikaları için diğer Kürt örgütleri olan KDP ve KYB örneklerinde olduğu gibi faydalanmaktı. Öyle ki buna yönelik çabalar daha sonra 2003’te Irak’ta ve 2013’te Suriye’de test edildi ama her iki durumda da KDP ve KYB örneğinde olduğu gibi sonuç alınamadı. 2003’te örgüt içerisinde liberal bir kanat benzer bir ilişkiye yanaşmak istese de örgütün sol kanadı tarafından ciddi bir yarılma olmadan tasfiye edildi. 2013’te ise ABD’nin Suriye’ye müdahalesi gündeme geldiğinde örgütün Suriye seksiyonu PYD buna açıkça karşı çıktı ve iç savaşın başından beri izlediği 3. yol politikasını korudu.